USHER'in meşhur ettiği bu şarkıyı sizlerle paylaşmak istedim.
Yeni başkan Barack Obama'nın söylevinden
birkaç cümle, şarkıya bambaşka bir hava katıyor.
Tabii şarkının sözlerinden anlaşılacağı gibi bu bir protest şarkısı. Aşağıda şarkının sözlerini bulacaksınız.
İyi dinlemeler...
HUSH
Everyday he wakes up in his million dollar home His life is like a video, the only reality he knows He jumps inside of his hundred thousand dollar car Cruising up the boulevard Driving pass people living hard Complains about the gas prices but still supports the war He complains about his 6-figure salary, tax to feed the poor He doesn't understand the homeless, doesn't think its genocide **That millions die from three lethal letters He does shit to make it better **And I'm thinking of you
[Chorus] Everyone wants to touch the sky Nobody wants to reach back For the ones who are scared to fly Everybody wants heaven If you don't want to sacrifice Don't say nothing, don't say nothing Oooooo-Hush Don't say nothing Oooooo-Hush Don't say nothing
[Verse 2] She watches television full of fabricated show Thinks the world is just a joke, but oh little does she know That there is a real life drama happening right outside her door 'Cause She continues to ignore, but she's like the TV - the story repeats She's searching through the channels Skipping pass the news, she's more entertained by lies and gossip 'Cause it hurts to see the truth She complains about the nation Think it's a waste of time to vote She says the one that has been corrupted forever No one tries to make it better **And I'm thinking who
[Chorus] Everyone wants to touch the sky (Oh-ho) Nobody wants to reach back For the ones who are scared to fly (Scared to fly) Everybody wants heaven (Heaven) If you don't want to sacrifice (Oh) Don't say nothing, don't say nothing Oooooo-Hush Don't say nothing (My hand to my brother) Oooooo-Hush (Hand to my sister) Don't say nothing Oooooo-Hush Don't say nothing Oooooo-Hush Don't say nothing
Yurdakul ile arkadaşlığımız 70 li yıllara kadar geriye gider. Doğu bankta işler eski tadını kaybetmeye başladığı günlerde İlhan babasını kandırıp Manifaturacılar çarşısındaki mağazayı açtı. Ünlü Marantz ses sistemlerinin Türkiye temsilciliğini de almayı başardı. Yurdakul sakin, uslu ve çok terbiyeli bir çocuk, İlhan ise yırtık mı yırtık. Ama ortak bir özellikleri var ki, ortak olmaları için harika bir vesile: içkiye sabahın köründe başlamak.
Mağaza iki katlı... Giriş katı geniş bir showroom. Benim masam üst katta. Yurdakul müşterilerin sorularına tatmin edici cevap veremediği zamanlar ben müdahale ediyorum. Hi-Fi dünyası ile ilgili bilgi birikimim ve sattığımız her ürünün özellikleri ezberimde olduğu için müşteri cevaplanmamış bir sorusu kalmadığından emin, çıkıyor mağazadan.
Patron ya, istediği saatte istediğini yapar ya, İlhan da canı sabahtan istediyse açıyor viski şişesini. Bir bardak kendine, bir bardak Yurdakul’a. Baktım olacak gibi değil, İlhan’a showroomu yasakladım. Zaten teknik bilgisi yetersiz, iyisi mi müşteri alkol kokusundan bayılmasın.
Günlerden birgün mağazaya bir adam dadandı. İlhan ile arasından su sızmıyor. Günlük tüketim bir iken iki şişeye çıktı. Adam Urfalı Babi imiş. Sinirimden tırnaklarımı yer oldum. Yahu biz ticaret mi yapıyoruz, gönül mü eğlendiriyoruz belli değil. İlhan ne diyeceğini bilmiyor, ben ağzıma geleni koyveriyorum gitsin; ama kimse oralı değil. “Bari” dedim, “sazı sözü paydos saatine bırakın, müşterinin ayağı hepten kesilecek, çıkın benim odamda zıkkımlanın”. Borç senetlerinin ödeme tarihleri onlardan çok beni endişelendiriyor.
İlhan bir akşam “abi” dedi “gel bu akşam sen de katıl bize; yeminle söylüyorum erken kapatacağız”. Kıramadım hatırını. Ayrıca Yurdakul’un mahzun bakışları da “hadi abi, n’olur”diyor.
Çilingir sofrası kuruldu. Meze gırla. Küçük masanın etrafına sıralanmışız. “Şerefe, sıhhate, ve daha bilmem nelere…” Ohhh, yarasın !
Urfalı sazı aldı kucağına. Sevdiği kadının saçlarını okşar gibi dokunuyor tellerine; o dokunuşların her biri birer demet şiir olup yayılıyor sigara dumanı ile sislenmiş havaya. Konuşuyor ara sıra Urfalı… Uluslar arası yarışmalarda aldığı şeref payelerini, Londra’yı falan anlatıyor. Bu pejmürde alkolik mi konuşan yoksa bir deha mı? Yerlerine koyamıyorum taşları bir türlü. Tüğlerim diken diken Urfalı'nın ağzına bakıyorum hayranlıkla.
Müthiş bir utanç içindeyim. Bu adamı tanımamak için neden direnmişim sanki? Bir tek şeye yanar dururum o günden beri: neden o konuşmaları, ve o muhteşem resitali kaydetmediğime. Öyle ani oldu ki, öyle hazırlıksız yakalandım ki…
O geceden sonra Urfalı bir daha gelmedi. Hastalanmış, hastanede dediler.
Ve birkaç hafta sonra da haberi geldi.
O masada ben dördüncü idim. Diğerleri rahmetli oldular teker teker.
Oldukça dik bir yokuş; birinci vitesle iniyoruz. Yolun caddeye bağlantısında trafik kilitlenmiş.
“İzin kağıdını imzalatıp geleyim, siz oturun”
“Asıl sen otur, arabayı çekmek gerekirse ne yaparız?” dedim. Bilge şöför mahallinden gülümsedi. Tam o sırada polis arabası hareket etti. Durmasını işaret ettim. “Az sonra geleceğim” der gibi oynattı parmaklarını, sonra vazgeçti ve durdu.
Arkama dönüp bizim arabaya bir göz attım. Bilge hala şöför mahallinde, şöför mahalli bir hayli yüksek, sanki bir uçağın pilot kabininden bakar gibiydi. Sonra plakayı okudum: 34 YN 806. İzin kağıdını doldururken soracaklardı çünkü.
Polis arabasından içeri girdim. Geniş bir hol, iki masa, biri bir camekan içinde.
Bilge’nin verdiği 100 liralık bankanotu uzattım memura. Bir defter çıkardı ve kutuları doldurmaya başladı. Plakayı sordu, biraz tereddüt etmiş olmalıyım söylerken ; polis “normaldir” dedi “epice yaşlanmışsın”. Oysa ben 12 yaşımı, sınıfımızın en güzel kızının ismini bile hatırlıyordum. “Şarlot” dedim polise. “O da kim” gibilerden baktı yüzüme.
Camekanın arkasındaki masaya genç bir kadın ve ikisi kız ve -en büyükleri olacak- bir erkek çocuk getirdiler. Fotoğraf lazımmış izin kağıdı için. Kadın ailece bir poz verdi; kendisi büyük olanın elini tutarken gözleri uzaktaki bir noktaya bakıyordu. Camı tıklattım, döndü “ne var” der gibi baktı yüzüme. İki elimi yüzümün iki tarafına birbirine paralel yapıp “cepheden” olacak “bunlar vesikalık” demeye çalıştım. Polis ekledi, “ 30 derece yana dönük” dedi.
Bilge merak etmiş gecikince. “Tamam” dedim “ az kaldı, geliyorum”.
Benim işime bakan polis “Kenan abi” dedi, “bizim buranın valisi... Derinceden öteye gidilmesini istemiyor, grip salgını varmış”. Bu durumda herhalde en iyisi geri dönmekti. Kafa salladı polis olmaz gibilerden. Çünkü biz zaten salgın bölgesine girmişiz bile.
Elimi ceketimin sağ cebine soktum. Küçük bir kutu. Yakut rengi, şeffaf. İçinde bir iğne, pırıl pırıl. Serdar’ın tarifine göre Limerick olmalı; uzun pala, geniş ağız ve çok sivri uçlu.
Balıksevdası ailemiz yine büyüklüğünü gösterdi. O gün, o teknede bulunan herkes, ama herkes, o yavruların yüzlerindeki sevinç ışıltıları karşısında ister-istemez göz yaşlarını saklayacak yer aradı.
Hepimiz çok duygulandık; onların sevincini gölgelememek için elimizden geldiğince çoşturmaya çalıştık bu yavruları. Güldük, el çırptık, göbek attık, dans ettik... sevdalılar gibi sarmaş dolaş olduk, öpüştük, koklaştık.
İşte o sarılışlardan birinde deklanşöre basıverdim. Çocuklardan biri kızıma, öyküm57 ye öyle sıkı sarılmıştı ki... (Ben kızımı bilmez miyim? Dudaklarını o şekilde büküyorsa içi kanıyor demektir.)
Bitmesin istedik o güzel gün, tıkabasa doyuralım istedik yüreğimizi bu sevinçle... hep gözümüzün önünde devam ededursun istedik bu mutluluk. Ama her günün bir gecesi, her gecenin de bir sabahı olacaktı; ve oldu... İstinye iskelesinde arkalarından el salladık, güya... salladığımız yüreklerimizdi aslında.
Sizi çok sevdik çocuklar. Öğretmenlerinizi, ablalalarınızı, annelerinizi bağrımızda taşıdık. İyi ki geldiniz, bize insanlığımızın tadını çıkartmamıza yardımcı oldunuz. Adem'lerin, Serkan'ların.... ve daha daha, hepinizin ayrı ayrı yanaklarınızdan öpüyoruz.
Sizi çok seviyoruz.
Daha fazlası için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:
Birazcık hastalandım işte. Kalp krizi imiş, nerden bilecektim. İlla da damarıma yabancı madde koyacaklar. Stent midir, nedir.
Neyse, ağrı mağrı kalmadı, şükürler olsun.
Doktor dinlen dedi. Ne güzel dinleniyordum kaç gündür... geldi başımın etini yiyor yanıbaşımda... kim olacak, öyküm57. "İnsanlar seni soruyor, sen cevap yazmaya üşeniyorsun, beni mahçup ediyorsun..." diye. Yani anlayacağınız silah zoru ile oturttu bilgisayarın başına. Oysa ben güzel bir şiir bulmuş onu okuyordum... İsterseniz siz de bir göz atın. Bence harika...
Dönülmez akşamın ufkundayız azizim İçki yasaklanabilir. Açık söyleyeyim, bence mahsuru yok. Ama rakı asla... Çünkü takunyalılar öyle zanneder ama, aslında "içki" değildir rakı.
Yurt sevgisidir örneğin. İki tek attın mı "n'olacak bu memleketin hali?" diye endişelenmezsin aksi olsa...
Tıp bazen çaresizdir, o ilaçtır. Gurbete bile iyi gelir.
Kontörsüz muhabbettir. Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar, gülümsetir. Kahkahadır. Hatıraları kaydeden hard disk'tir.
Botoks'tur bir nevi. En kaknemi bile bir başka görünür gözüne. Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır...
İçilir, güzelleşilir.
Herkesin gençlik hatası olabilir. Bira içersin. Sonradan para kazanıp tenise başlayınca, şarap içmeyi matah zannedersin. Amerika'da TIR şoförlerinin içtiği viskinin dublesine Etiler'de TIR parası ödersin, ayrı... Ama kürkçü dükkânıdır.Döner dolaşır, gelirsin...
Orhan Gencebay'dır. Entel barlarda, sosyete kulüplerinde dinlemeye utanırsın...
Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin...
İstediğin kadar ağız burun kıvır, altın plağı hep o alır... Realite'dir.
Çocuktur, ağlarsın. Hele beyaz "p"eynir ile "k"avun olursa sağında solunda. Örgüttür. PRK... Ama bölücü değil, birleştirici...
Türk'ü de içer, Kürt'ü de, Laz'ı da... Sor bak, Ermeni'si de, Rum'u da, Yahudi'si de...
AB'cidir. Çünkü Rum öyle bir meze yapar ki, helali hoş olsun, Kıbrıs'ı veresin gelir..
Madem yasaklayacaksın rakıyı... Neden balık avlıyorsun o zaman? Şerbetle mi yiyeceksin lüferi? Ne anlamı var deniz börülcesinin, rokanın, radikanın, cibezin...
İnek miyiz biz?
Yoksa Şakşuka'yı şarkı mı zannediyorsun sen?
Yanlış şiir okuyorsun, hapse giriyorsun... Oku bak ne diyor dünya güzeli Orhan Veli... “Şiir yazıyorum “Şiir yazıp eskiler alıyorum “Eskiler verip musikiler alıyorum “Bir de rakı şişesinde balık olsam...
Ne kadar az bildiğini ne kadar erken anlarsa insan, o kadar çabuk olgunlaşıyormuş meğer. Oysa bakıyorum da, 70 lerine gelip hala çok bildiğini zannedenler çoğunlukta. Ben, kafamı çevirip bir on yıl, onbeşyıl geriye göz attığım, o günlerdeki değer yargılarımı sorgulamaya başladığım zaman anlıyorum ne kadar az bildiğimi. Siyahla beyaz farkı kadar olmayabilir, ama en azından koyudan açığa bir grilik basıyor ufkuma. İddia da etmek mümkün, “dün neysem bugün de oyum işte” diye; o zaman da yerimde sayıyorum demektir, gelişme adına.
Kuşaklararası anlaşmazlıkların temelinde bu bozuk taşlar dizili. Yaşları kaç olursa olsun, çok bildiğini zanneden her iki kuşağın boşa kürek çektikleri bir denklem sanki bu, masamıza serip ters yönlerden çözmeye çalıştığımız. Belki sonunda her ikimiz de x=y diyeceğiz; keşke geçen süre içinde birbirimizin kafamızı kırmadan, gözümüzü çıkarmadan koyabilsek kalemleri bir tarafa ve el sıkışabilsek.
İşte çözümsüzlüğün asıl sorumluları 70 lerine gelip hala çok bildiğini zannedenler bence. Oysa biraz geçmişe bakmayı, muhatabının yaşında ikenki kendi davranış biçimlerine anımsamayı becerse, sorun diye birşey söz konusu bile olmayacak. Genç olan da zaman içinde anlıyacak ne kadar az bildiğini nasılsa. Yani olgunlaşacak, yani o da anımsayacak o denklemi çözerken yaptığı hataları. Bu kısır döngünün kırılma noktası, bireylerin eğitimi, görgüsü, iyi niyeti, öğrenme aşkı ile doğru orantılı herhalde.
Elbette fark olacak. Babamla benim aramda olduğu gibi, kendi kızımla da. Kızımın da kızı ile farkı da. Amamakas her geçen nesilde biraz daha kapanarak. Bizim eve radyo girdiğinde ben onaltı yaşımdaidim, televizyonun kumandasına bastığımda ellilerime gelmiştim zaten. Babam televizyonla hiç tanışmadan çekti gitti bu dünyadan. Oysa bakın, ben bilgisayarımın başındayım, kızım da, torunum da öyle. Birşeyleri paylaşabiliyoruz yani. CD ler yakıyoruz karşılıklı, özel günlerde hediyeler alıyoruz birbirimize, birlikte konserlere falan gidiyoruz, kadeh kaldırıyoruz şerefe-merefe, danışıyoruz, her karşılaştığımızda bir başka kucaklaşıyoruz, telefonlaşıyoruz vs. vs..
Paylaşmanın ne olduğunu bilmediğimiz için ben babamın ne düşündüğünü, ne istediğini hiçbir zaman öğrenemedim, o da benim neden hoşlandığıma zerrece önem vermedi. Babam bilmiyordu, bilmediğini de bilmiyordu, o yüzden paylaşacak hiçbirşeyimiz olmadı. Ne ben onun doğum gününü bildim, ne o benimkini. Hediye alacak paramız da yoktu ama, en azından o günlerde bir başka sarılabilirdik birbirimize, öyle değil mi? Bu kabahatin tamamını üstlensem ne olur, üstlenmesem ne olur şimdi ? Duyar mı acaba beni?
Tamam, ben babamdan ileriyim, kızım, torunum, damatlarım... hepsi benden ileri, amenna ! Ama sorumluluğun aslan payı bana ait; çünkü ben artık ne kadar az bildiğimin farkındayım.
Belki birçok arkadaşımın hoşuna gitmedi yeni sayfa düzenim ama bu şablonu seçişimin bir nedeni var elbette.
üzlerce web sayfası gezdik dolaştık bugüne kadar, kimisinde birkaç saniye, kimisinde dakikalarca kaldık. Aradığımız bir bilgi idiyse, sayfa dizaynına pek dikkat etmedik, içeriği önemliydi çünkü; ancak yatayda upuzun bir yazıyı okurken zorlandık; oysa sütunlar halinde sunulan yazıları zahmetsizce izledik. Gazete ve dergiler de öyle hazırlanmıyor mu?Bunun nedeni, dar bir sütunda okumanın daha kolay oluşu değil mi? Yapılan araştırmaların sonuçları, yatay bir tasarımın oldukça geniş içerikli sitelere bile yararlı olmadığını ortaya koyuyor. Bunun farkına varan tasarımcılar sayfalarını hazırlarken bu noktayı “olmazsa olmaz” lar arasında mütalaa ediyorlar.
İkinci önemli nokta da kullanılan başlık ve metinlerde hep aynı stil ve puntoları kullanmak. Yani bir yazıda Ariel 12, ötekisinde Tahoma 14, bir başkasında Verdana 8 punto kullanıyor ve gerekli gereksiz yazı stilini bold, italik, mavi,sarı, mor, yeşil... değiştiriyorsak okuyucu sıkılıyor. Bunlar uzun araştırmalarla elde edilmiş okuyucu profilleri.
Ben sayfamı kurduğum gündenberi hep aynı yazı karakteri kullanıyorum. Başka bir yerden alıntı varsa yazının rengini mavi yapmakla yetiniyorum. Bu son kullandığım şablonu, sütun genişliği bakımından en elverişlisi olduğu, sağ ve solda içeriksiz iki boş sütun olduğu için seçtim. Böylece okuyucunun dikkati dağılmıyor.
Üçüncü önemli nokta ise sayfanın her monitörde, yatay kaydırma çubuğuna gerek kalmadan, tam olarak görünebilmesi. Sizin kendi monitörünüzde tam olarak görünen sayfanız, bir başka monitörde yarım çıkabiliyor. Dar sütunlu bir tasarım bu sakıncalı durumu ortadan kaldırıyor.
Süslemelere gelince... zevk meselesi diyebilirsiniz, ama sayfamızı süslerken de aynı evimizi süsler gibi davranmamız, sabah kahvesine davet ettiğimiz misafirin “ay ne kadar güzel evin var” demesinden duyacağımız memnuniyetin benzerini sağlar. Sizi bilmem ama ben, karmakarışık bir eve gittiğimde, daha fincan soğumadan ev sahibinin müsaadesini alıp kaçmak istiyorum; ama yapamıyorum, ayıp olur diye.
Sanal alemde böyle bir durum söz konusu olmadığı için de bir tık... gidiyorum.
Çok mu kötü yapıyorum?
Dipnot1: fon müziği olarak .mp3 seçilmiş ise, sayfanın açılması bazen çok zaman alıyor. O nedenle yine eskisine (midi) döndüm işte :)))
Dipnot2: mp3 barındıran filelodge sitesi bakımda imiş (!). O nedenle bloglarında bu siteye bağlantısı olan arkadaşların sayfaları bugünlerde pek sessiz. :(((
Oldum olası tarihle yıldızım barışmadı bir türlü. Lise onda ve onbirde tek bu dersten ikmalde geçebildim; o da sevgili hocalarımın kanaat notları ile. Diğer derslerim, bilhassa fizik-kimya-İngilizce üçlüsündeki başarımın böyle bir avantaj sağlaması idi sanırım. Arkadaşlarım hayret ediyorlardı, neden edebiyat sınıfına geçtim diye. Aklımda kalan iki tarihten biri 1453, diğeri 1923. Bu yüzden piyango bileti alırken son rakamın 3 olmasına dikkat eder olmuştum bir aralık. Şuuraltı bir oluşum işte.
Yıllar sonra, bilhassaAnadolu, Mısır, Yunanistan gezileri falan derken tarih intikamını aldı; okul sıralarında hep atlattığım o bilgilere yeniden dönmeye zorladı beni. (Allahtan eşimin olsun, çocuklarımın olsun doğum günlerini unutmuyorum da durum daha kötüye gitmiyor.)
Lafı nereye getireceğim; “Sabancı Müzesinde bir sergi var” dedi Oğuz. Kalktık gittik. Girişte uzunca ve geniş bir koridor, iki yan duvar boylu boyunca bozkır ve atlarla bezenmiş, fonda nal sesleri. İnsanı daha bismillah demeden, hemen havasına sokuyor. Çok iyi düzenlenmiş. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. İkibuçuk saat dolaştık, ayaklarıma sular indi, kara mı ak mı bilemem; ama değdi doğrusu.
Cengiz Han’ı, Büyük Moğol İmparatorluğunu okulda böyle anlatsalardı ben de ikmale kalıp, o yaz boylarınca sıkıntı yaşamasaydım olmaz mıydı sanki?Biz çıkarken bir grup öğrenci giriyordu içeri.
Şanslı çocuklar.
Sergiden sonra tarihler yine uçtu gitti kafamdan; (demek ki böyle bile olsa başarı ihtimalimde pek bir artış olmayacakmış) anımsadığım çok önemli bir-iki nokta hariç; ki bunların ilki ve en çarpıcısı:
Pax Mongolica; yani Moğol Barışı. Egemen oldukları topraklarda yaklaşık ikiyüz yıllık bir ekonomik canlılık ve kültürel değişim yaratan siyasal/ekonomik dahiyane bir proje.
Diğeri sevgili arkadaşlarımın isimlerini nerden almış olduğu. Mengü ve Bilge. Çocuklar ve torunlar arasında geçen isimler, Cengiz Han’ın mirasçıları yani.
Benden bu kadar; gidip görmek lazım.
Eserler, bilhassa yanındaki açıklamalarla birlikte izlendiğinde alıp götürüyor o günlerin sihirli renklerine.
Buralardan kaybolduğum günlerden birgün, bozulan Daiwa makaramın yerine yenisini alacağım ya, Google aracı ile başladım sağı-solu karıştırmaya. “Olta” yazdım boşluğa. Koca bir liste açıldı önüme.
Sportif Balık Avcılığı diye bir forum. Girip yazılanlara bir göz attım; gırgır şamata tomarla, ama her tür bilgi de beraberinde. Birkaç gün izledim, sonunda dayanamayıp üye oldum.
İlk mesajım şöyle oldu:
“Merhaba balık dostları (m). Birkaç gün önce google aracı ile kendime yeni bir olta takımı ararken yolum bu balıkçı kıraathanesine(*) düştü. Önce şöyle dışardan bir göz attım. Genci ile yaşlısı ile içerde koyu bir sohbet... kahkahalar, maytap geçmeler, gırgır-şamata. "Be adam" dedim kendi kendime; "sakın içeri girme, bir daha ayrılamazsın, bu kadar kişi konuşuyor, bir tek bozuk laf eden yok." Ama dayanamadım geldim işte. Boş bir iskemle bulursam oturacağım. Yok, "amca senin yanında pek rahat edemeyiz, iyisi mi bahçe tarafına bir iskemle atalım sen bizi ordan izle" derseniz ona da sesim çıkmaz. Bir yerde haklı olabilirsiniz böyle düşünmekte; "üççeyrek yüzyıllık ömrünü tamamlamış birinin kafa yapısı benimkine nasıl uyar?" diye bir soru da takılabilir aklınıza. Olsun, ben yine de ara sıra kafamı kurcalayan sorularımla yanınıza şöyle bir uğrar, sonra yine dışardaki masada kahvemi içerim. Sevgilerimle. Halisabi ”
Onlarca “Hoşgeldin” yazısı içinde biri var ki onu izninizle buraya alacağım.
REİS, ben foruma üye olmadan önce forumun en yaşlı üyesi imiş; bakın ne diyor:
“Halis Abi Hoşgeldin, geldin de ne yaptın abi sen farkında mısın? Bizim bütün havamızı kaçırdınFosss! diye bir ses çıktı duydunuz mu? O benim sönen balonumdu. Ben burada, annem beni hepinizden önce doğurmuş, abi diyeceksiniz bana diye hava atarken, şu ana kadar da bütün arkadaşlarım, burun farkıyla yaklaşanlar olsa da '' Eyvallah, abimizsin.'' derken, geldin yazdın oraya 1931 diye N'apcez şimdi ? Bir de diyorsun ki “ben ne yapayım, nüfus idaresi yazmış.” Değiştir abi, değiştir, zaten eskimiştir o, sana pırıl pırıl bir yenisi yakışır Allah, sağlıklı,hayırlı,dostların ve tuttuğun balıkların arttığı uzuuun bir ömür versin. Sana ve dostluğuna ihtiyacımız olduğunu hissediyorum. Bizi mahrum etmeyeceğini umuyorum. Hürmet ederim.
M.Mahir ERSİN
1945
Gel zaman git zaman dostluklar bir pekişti. 3 Aralık Pazar günü 5. İstanbul Organizasyonu yapıldı. Ben yanıma olta almadım giderken, sadece fotoğraf makinem vardı, makine olarak çantamda. Kendi tarzım malum, kimselere görünmeden birkaç kare çektim. En güzeli de işte bu:
Uzunca (!) bir yaz tatili Zafer Bayramı ile birlikte noktalandı. Gece yarısı eve döndük, çantaları açmadan çumpa yatak. Evimi özlemişim, arkadaşlarımı da. Sabah ilk işim laptopu devreye alıp şöyle bir gezinmek oldu. Aman yarabbim ! Okunacak sayfalar dolusu yazı var bloglarda. Eeee, bu kadar boşlarsan böyle kaşırsın kafanı işte Halisabi. Bu arada beni arkadaş listelerine ekleyip kucak açanlar da olmuş, sağolsunlar. Cbox’um bile mesajlarla dolu. Hele bir kendime geleyim, hepsine ayrı ayrı yazacağım. Söz.
Hızlı bir şekilde birkaç arkadaşımın yazılarını okudum. Aklımda kalanların başında St.Petersburg anıları var. Muhteşem bir yazı. Bilge’m bu işi çok iyi kotarmaya başladı. Yorumlardan birine tüm kalbimle katılıyorum: kalemi giderek kuvvetlendiğine göre artık blog dışında da boy göstermesinin zamanı geldi bence. Tebrikler Bilge’m.
Baharın yazılarını okumuyorum... dinliyorum adeta. Kahkahalarını, hırsla bağırışlarını duyuyorum satırlarında, satır aralarına sıkıştırdığı okkalı küfürleri de. Birileri yine musallat olmuş kızıma galiba. O da habire –hışımla- kovalamaya çalışıyor o kafasını şişiren at sineklerini, eşek arılarını. Eee, bu müsibetler tatlıya bayılır, ne kadar kovalasan kurtulamazsın. Kimileri de ışığı görünce pervane kesilir, doğaldır. Bahar pırıl pırıl yandıkça bu kabil zararlıları cezbedecektir. Boşver kızım. Allahın da bir bildiği var ki haşareyi de yaratıp salıvermiş aramıza.
Diğer yorumları daha sonraya bırakıyorum canlarım.
Evet döndük işte kürkçü dükkanına. İyi bir tatil oldu, gerçekten. Yeni arkadaşlar edindik. Bol bol denize girdik, güneşlendik, çay içtik, balık yedik.
Çay pişirme işini -aramızdaki adıyla danıştay 6.daire başkanı- Ametabi üstlenmiş. Kah güneşlenme terasında, kah yarı kapalı televizyon salonunda, kah seyir mahallinde. Elinde 80 lik semaver, dilinde muzip şakaları. Koşuşup durur su doldurmaya, çay demlemeye. Semaveri gören bir koşu eve gidip bardağını, kupasını kapar gelir. Talat frenler çoğunlukla sabırsız kalabalığı... "17 dakika beklemek lazım demin kıvamını bulması için" der. Ve sonunda bir anons: çay hazır ! Yetmez, hadiii bir parti daha. Bu sahne günde birkaç kez yinelenir. “Yahu Ahmet”... dedim bir keresinde, “bırak herkes kendi başının çaresine baksın. Olsun abi” dedi, “ben zevk alıyorum.” Eh, zayıflamak için yürümek, koşmak varsa çay pişirme de aynı şey. Çünkü samaverin olduğu yerde su yok. Suya gidip gelirken zayıflamak da mümkün.
Balık meraklısı o kadar çok ki sitede. Biz (yani ben ve eşim) sabah 7:30 da denize giriyoruz.
Komşumuz Mustafa çoktan sallamış oltasını şişme botunun yanından, sahilde yaklaşık 200 metre ilerde. Daha sonra elinde kürekleri ile Cevat iniyor palamar mahalline ve o muhteşem (!) teknesini suya indirip uzaklaşıyor. Tekneyi gören “aaaa, adama bak küvette balık tutuyor” diye hayret etmekten alamıyor kendilerini. Aradabir öteki Cevat bey de motoru yüklenip iniyor sahile ve haydi balığa. Kürekleri duş kabininden kaldırmadan önce – bu da ayrı bir hikaye- Zeki beyin sandalı kapan da diğerlerine katılıyor. En başta Talat, sonra hafta sonlarında Ali, Ömer... Hayri oralarda ise elinde 2.70 lik kamışı sabahın köründe iskelede. Akşam çay-sohbet faslı bitince hepbirlikte iskelenin uç reflektörünün aydınlığına koşan zargana ve istavritleri kovaya koyma sevdasına kapılan bizler – ki yine başı Talat çekiyor-ellerimizde olta kalplerimizde umut, rastgele diyoruz. Yok arkadaş, kıyıdan tutulan balık sayısı bir elin parmakları ile aynı. Allahtan Cevat var da bazen yalnız başına, bazen Talat ile açıklarda mezgit-istavrit getiriyorlar kova dolusu. Ali de bir güzel pişiriyor terasın ucunda ve yine çay partilerinde olduğu gibi herkessırada. Ben hep son tavayı bekliyorum. Çıtır olsun diye.
Perşembe günleri Çınarcıkta semt pazarından taze sebze meyve faslı. Buram buram ter, kendimizi siteye zor atıyoruz ki görmeyin. Site, konumu itibariyle burunda olduğunda her daim serin... küfür-küfür. Kulakların çınlıyor mu Ahmet ?
Çok eğlenceli geçti tatil. Doyamadık. Birkaç gün sonra –belki- Alilerle buluşup kaçacağız. Eylul bir başka güzel oluyormuş oralarda. Balık da bollaşırmış.Bakalım.
Başınızı şişirdiğimin farkındayım. Şimdilik bu kadar, yine görüşürüz inşallah.